+ Yorum Gönder
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3
  1. #1
    Mesport
    Moderators

    Standart Emir Sultan Kimdir



    Emir Sultan Kimdir?


    Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşayan büyük velî İsmi Muhammed, lakabı Şemsüddîn'dir Babasının adı Ali'dir 1368 (H770) senesinde Buhârâ'da doğdu Soyu, Peygamber efendimize dayanır Ona, Buhârâ'da doğduğu için Muhammed Buhârî, Seyyid olduğu için Emîr Buhârî, Yıldırım Bâyezîd Hanın dâmâdı olduktan sonra da Emîr Sultan denilmiştir

    Emîr Külâl ismiyle tanınan babası geçimini çömlekçilikle sağlayan bir velî idi Buhârâ'da sevilir ve duâsını almak için kendisine sık sık başvurulurdu Nakşibendiyye tarîkatının Nurbahşiye koluna mensuptu Emîr Külâl oğlunu yetiştirmek için büyük gayret gösterdi Onu sağlam bilgi ve ahlâk temelleri üzerinde yetiştirmeye çalışan Emîr Külâl, oğluna, bir mesleğe sâhib olması için, çömlekçiliği de öğretti Emîr Sultan küçük yaşta annesini kaybetti ve öksüz kaldı Babası onun annesizliğini aratmayacak ölçüde ona yaklaştı ve sevgi bağı kurdu Babasının ona sık sık verdiği nasîhatlardan biri şöyle idi:

    "Ey oğlum! Peygamber efendimizi, babandan, anandan daha fazla sevmelisin Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın İlim öğrenmekte aslâ erinip üşenmemelisin Ak sakallı da olsan, düşmanla cihâdı bırakmamalısın Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin Nikâhsız bir kadınla oturmamalısın Kur'ân-ı kerîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol göstericin olacaktır

    Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir Hayıra koş, kötülükten kaç En büyük silâhın, Allahü teâlâya ettiğin duândır Bunu aslâ unutma!"

    Babasının bu şekildeki nasîhatları ile yetişen Emîr Sultan ayrıca, birçok tasavvuf ehlinin sohbetlerine de devâm etti

    Muhterem pederleri ile bir gün tenhâ bir yerde sohbet ediyor ve bir âyet-i kerîmenin tefsîri hakkında konuşuyorlardı O sırada kalbi mahzûn, çok çocuk sâhibi, borçlu, sıkıntılar içinde bir kişi gelip, perişân hâlini; "Buhârâ'da bir bahçem vardı Onun mahsûlü, her sene çoluk çocuğumun nafakasını karşılıyor ve ben de helâlinden geçiniyordum Takdîr-i ilâhî, birgün bir fırtına esti Bahçemde bulunan tâze ağaçları ve yeni bitmiş sebzelerin çoğunu kuruttu Bu durumda geçinmeğe gücüm olmadığı için, çoluk çocuğumu terk ettim Ey Resûlullah'ın evlâdı! Allahü teâlânın zayıf ve bîçâre kulu olan bana, inâyet gözüyle bak Ayağına düştüm, bana yardımcı ol" diye anlattıktan sonra, yüzünü Emîr Sultân'ın babası Ali'nin ellerine sürdü Emîr Sultân'ın mübârek pederi de; "Cenâb-ı Hak inşâallah seni arzuna kavuşturacaktır" diyerek onu tesellî etti O ânda Emîr Sultan hazretleri, o ihtiyara merhamet etmeyi ve şefkatli davranmayı aklından geçirdi O gece Emîr Sultan, bu muhtâç ihtiyarın bahçesine gizlice varıp, gönülden Allahü teâlâya duâ ederek yalvardı ve; "Ey nîmetler veren ve rızıkları taksim eden Allah'ım! Bu fakîrin ağaçlarını ve ekip diktiği sebze ve meyvelerini eski canlılığına kavuştur" deyip, mübârek ellerini yüzlerine sürdü Daha sonra Allahü teâlânın izni ile o fakîrin bahçesinde bulunan ağaçlar ve ekili sebzeler yeşerip canlandı Sabah olunca, ihtiyarın kalbine, ilhâm-ı ilâhî geldi ve hemen bahçesine gitti Bahçesine girince ağaçların çiçeklenmiş, tâze yaprakları çıkmış ve sebzelerin de canlanmış olduğunu gördü İhtiyar adam bu durum karşısında hayrete düştü Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve; "Ey rızkı veren ve mahlûkâtı yaratan Allah'ım! Yalvarmam ve niyâzım sanadır Bana bu garip sırrı bildir Yoksa bostanıma hazret-i Hızır mı geldi de, bahçemin ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi?" dedi O esnâda Emîr Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü İhtiyar durumun hakîkatini anlayıp, hemen Emîr Sultan'ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden kayboldu Emîr Sultan'ın duâsı bereketiyle, bahçedeki ağaçlar ile sebzelerin yeşerip, evvelki gibi meyveli olduğuna şükretti İhtiyâr, Allahü teâlânın kudretine hayran kalıp, başından geçenleri Buhârâ halkına anlattı Halk gelip, bahçenin hâlini görünce, hayret etti Bu kerâmeti görünce insanlar, Emîr Sultan hazretlerinden duâ talebinde bulundular

    Emîr Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefât etti Babasının vefâtından sonra bir müddet Buhârâ'da kaldı Sonra aldığı ilâhî emîr üzerine Mekke'ye gitti Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Medîne'ye geçti Niyeti, ceddi Resûlullah efendimizin mübârek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmaktı

    Medîne'ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve oraya gitti Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emîr Sultan'ı yanlarına almak istemediler Emîr Sultan onlara; "Ben de seyyidim" dedi ise de dinlemediler Hattâ; "Senin seyyid olduğunu burada kim bilir? Seyyid olsaydın hâlinden belli olurdu" dediler Emîr Sultan onlara; "Ben de burada, Allah'ın garib bir kuluyum Bizim yolumuzda gurûr ve kibir yoktur Gelin berâber kâinâtın efendisi Resûlullah efendimizin türbesine gidelim Selâm verelim Hangimizin selâmına cevap verirse, onun nesebinin sahîh olduğu belli olsun" dedi Bu teklif üzerine, onlar türbeye dahî gitmeden, yüzlerini Resûlullah efendimizin türbesine dönerek; "Esselâmü aleyke yâ ceddî!" dediler Fakat hiçbirine cevap gelmedi Emîr Sultan, ihlâs ve şevkle; "Esselâmü aleyke, yâ ceddî!" dedi Resûl-i ekrem mübârek sesiyle; "Ve aleyküm selâm, yâ veledî!" diye cevap verdi Bunun üzerine orada bulunanlar, görünüşte fakîr ve hakîr gibi olan Emîr Sultan karşısında büyük bir mahcûbiyet duydular ve af dilediler

    Forumacil.com Emir Sultan Kimdir Hakkında Emir Sultan Kimdir
    Hızlı Cevap Cevapla  

  2. #2
    Mesport
    Moderators

    Standart Cevap: Emir Sultan Kimdir

    Emîr Sultan hazretleri, Medîne-i münevvereye yerleşmek ve ömürlerinin sonuna kadar orada kalmak niyetinde iken, bir rüyâ gördü Rüyâsında Peygamber efendimiz ve hazret-i Ali yanyana oturmuş hâlde idiler O da gidip edeble yanlarına diz çöküp oturdu Hazret-i Ali ona; "Ey Oğlum! Sana cenâb-ı Hak tarafından ceddin Muhammed'in sünnetini, takvâ yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işâret olundu Senin önünde, ilerliyen nûrdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın Mezarın da orada olacak" dedi Emîr Sultan uykudan uyanınca; "Demek ki takdîr-i ilâhî böyle" diyerek yola çıktı Hazret-i Ali'nin dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti

    Emîr Sultan, Medîne'den yola çıkıp Bursa'ya doğru gelirken, yolda bir beyin oğlu, Emîr Sultan'ı gördü ve kalbi ona talebe olmaya meyletti Hemen silâhlarını bırakıp, Emîr Sultan'ın yanına gitti Ondan kendisini talebeliğe kabûl etmesini istirhâm etti Emîr Sultan onu talebeliğe kabûl etti Bir süre sonra bir yol kavşağına vardılar Oranın yerlisi olan bir kişi, yolun birinde, geçit vermeyen bir ejderhâ, büyük bir azman yılanın olduğunu söyledi ve o yoldan gitmemelerini tenbih etti Emîr Sultan'ın önünde giden kandil o yolu gösterdiği için, o yoldan ilerlediler Bir süre sonra yol kenarında bir ejderhânın uzandığını gördüler Ejderhâ, sanki avını bekler gibi değil de, şerefli bir misâfiri bekler bir hâldeydi Emîr Sultan hâriç, herkes ürkek bir hâlde ve endişe içinde yürüyordu ve; "Acabâ ejderhâ ne yapacak? Kâfileden kimlere saldıracak?" soruları zihinlerini kurcalıyordu Kâfilenin önünde bulunan Emîr Sultan, ejderhâya yaklaşınca, ejderhâ derhâl Emîr Sultan'ın devesinin ayaklarına kapanarak; "Hoş geldiniz Şeyhim! Emrinizdeyim!" dedi Kâfiledekiler bu durumu hayretler içinde seyrettiler Fakat onlara yolda katılan bey oğlu, bu duruma pek inanmadı O sırada ejderhâ, derhâl onun üstüne atladı Beyzâde; "Aman Allah'ım! Yâ Emîr bana yardım et!" deyince, Emîr Sultan ejderhâya onu bırakması için işâret etti Bunun üzerine ejderhâ, derhâl geri dönerek oradan uzaklaştı Böylece, gencin kalbindeki şüphe gitmiş oldu

    Emîr Sultan'ın kâfilesi, Sakarya Nehri kenarında bulunan bir bahçede konaklamıştı Bahçede her çeşit meyve vardı Fakat talebelerden birinin canı hurma istedi O sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yükseldi Üzerinde olgun meyveleri vardı Ama talebe, olup biteni bir türlü anlamadı "Acabâ eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?" soruları zihnini kurcaladı Bunu fark eden Emîr Sultan; "Canın hurma yemek istiyordu, işte hurma, al ye!" buyurdu Bunun üzerine talebe, bu durumun hocasının kerâmeti olduğunu anladı

    Emîr Sultan hazretleri Bursa'ya geldiği zaman, önündeki nûrdan üç kandil, pınar başında Üç servi civârında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdu Böylece Emîr Sultan Bursa'ya yerleşti

    Bu sırada Yıldırım Bâyezîd Han Macarlarla savaşıyordu Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük zâyiât verdiriyordu Bu esnâda bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor, bâzan da ellerini açıp duâ ediyordu Kolundan yaralanan Yıldırım Bâyezîd, bu genç askerin gayret ve mahâretle yaraları sardığını görünce, o gence karşı kalbinde bir yakınlık hâsıl oldu Yanına kadar giderek; "Benim de kolumda yara var, yaramı sar!" deyince, Emîr Sultan cebinden bir mendil çıkarıp; "Buyurun Pâdişâhım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım" dedi Sabah olunca, sarılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin ayağa kalktıklarını Yıldırım Bâyezîd Hana haber verdiler Yıldırım Bâyezîd de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin, hanımının nişanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu farketti Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti Fakat o kimseyi bulamadılar

    Osmanlı ordusu daha sonra Niğbolu Kalesi önlerine geçti Niğbolu Kalesinin fethi için günlerce kanlı çarpışmalar oldu Kale bir türlü feth edilemedi Hücûmların en şiddetli ânında, daha önceki muhârebede askerlerin yaralarını saran genç, kale kapısını ardına kadar açtı Yıldırım Bâyezîd ve askerleri kaleye girdiler Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecburiyetinde kaldılar Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü bulamadılar Yıldırım Bâyezîd Han, Rumeli fethinden sonra Bursa'ya gelmeyip Edirne'de konakladı

    Bu sırada Yıldırım Bâyezîd'in kerîmesi (kızı), rüyâsında Peygamber efendimizi gördü Resûl-i ekrem ona;
    "Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle!" buyurdu Temiz rûhlu, edeb ve hayâ sâhibi Hundî Fâtıma Sultan, rüyâsını kimseye söyleyemedi Ertesi gün yine Resûl-i ekremi rüyâda gördü Server-i âlem, ona;
    "Eğer âhirette benden şefâat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen" buyurdu Hâlbuki Hundî Fâtıma Sultanın, Rumeli Beylerbeyi Süleymân Paşa ile evleneceği söylenmekte idi Emîr Sultan, zâhiren fakîr ve garîb bir kimse idi Hundî Sultan, bu çâresizlikler içinde bunalıp, duâ etti
    "Acabâ Emîr Buhârî'nin bundan haberi var mı?" dedi Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünüyordu Sonra kendisi gibi edeb ve hayâ sâhibi hizmetçisine rüyâsını anlattı ve durumu Emîr Sultan'a bildirmesini söyledi Hizmetçisi gidip durumu Emîr Sultan'a anlatınca, o;
    "Bizim de mâlûmumuzdur Nikâhımız, Allahü teâlâ tarafından kıyıldı Dînimiz üzere burada da kıyılması gerekir Durumu Hundî Fâtıma Sultan'a iletin" dedi Bunun üzerine Emîr Sultan, dünürler gönderip sultânın kızını istedi Fakat Vâlide Sultan kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek, dünürlere;
    "Emîr Sultan'a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı veririm" dedi
    Emîr Sultan hazretleri de;
    "Sultan vâlidemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim İstediği altınları gönderelim" deyince, sarayı bir telâş aldı Bu işe kimsenin aklı ermedi Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini, şaşkınlıkla karşıladılar Saraydan kırk deveyi Emîr Sultan'a götürdüler Emîr Sultan, develerle birlikte Nilüfer Çayının kenarına gitti Develeri getirenlere;
    "Heybeleri bu kumlarla doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın Aldığınız altın olsun" buyurdu Kimisi şüphe ederek bir şey almadı Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince,
    Emîr Sultan;
    "Boşaltın, istediğiniz altın olsun" dedi Heybeler boşaltılınca, hepsi altın oldu Kimi kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok pişmân oldu

    Emîr Sultan ile Hundî Fâtıma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emîr Sultan'a gönderdi Emîr Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi Harem Ağası içeri girip;
    "Vâlide Sultan'dan" diyerek, bohçayı Emîr Sultan'a verdi Bohçayı bir kenara bırakan Emîr Sultan, onların sıhhat ve âfiyetleri için duâ etti Sonra bohçayı açıp, içinden bir mendil aldı Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı Tebessüm ederek Harem Ağası'na;
    "Vâlide Sultan'a selâm söyleyiniz Biz fakir dervişlerin, sultânlara hediyesi ancak böyle köz parçaları olur Kabûl etmelerini arz ederim" dedi Harem Ağası, herkesin şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı Yolda giderken mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman bile çıkmıyordu Saraya kadar kendisini zor tuttu Hediyeyi Vâlide Sultân'a teslim etti Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı Mendilin içinden ateş tâneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı


  3. #3
    Mesport
    Moderators

    Standart Cevap: Emir Sultan Kimdir

    Nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan'ın ve Hundî Hâtun'un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi Süleymân Paşa Bursa'ya gelince, Vâlide Sultandan onları istedi Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultan'ın sarayına saldırdı Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona;
    "Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin" dedi Sonra Vâlide Sultan'a
    "Şu yayı alın ve oku gerin Ben bakayım siz atın" dedi Vâlide Sultan;
    "Ben ok atamam" deyince, Emîr Sultan;
    "Siz oku takın, o kendiliğinden gider" dedi Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı Askerler derhâl kaçtılar Vâlide Sultan;
    "Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?" diye sorunca, Emîr Sultan;
    "Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu Onun için bu işi size yaptırdık" dedi

    Pâdişâhın, Emîr Sultan'ın ve kızı Hundî Sultân'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenârî, Yıldırım Bâyezîd'e şu mektubu yazdı:

    "Mektubuma, dâimâ kullarına acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyâz ederim

    Sultânımızın şunu bilmesi gerekir Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan önce, Îsâ aleyhisselâm, kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne dâvet için bir beldeye göndermişti Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp ödürdüler Bu cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâma, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, oradakilerin hepsi bir anda öldü Böyle büyük bir felâkete düşmekten Allahü teâlâya sığınırız

    Şimdi bizim de Sultânımızdan bir ricâmız vardır Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr Sultan, Resûl-i ekremin neslinden hürmete değer bir insandır Bu zât gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamânımıza kadar Anadolu'ya ayak basmamıştır Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhârâ'dan Anadolu'ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu Böyle yapmadığınız hâlde, mânevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünyâ ve âhiret saâdetiniz artacaktır

    Şunu da bildireyim ki, bu dâmâdınız, Peygamber efendimizin; "Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir" buyurduğu kimselerdendir Bizim böyle seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, hazret-i Muhammed'den sonra kimse göstermemiştir Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur Son ferman sultânımızındır"

    Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayanlar arasında Emîr Sultan da vardı Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı Sultan, ona şifreli olarak;
    "O el çabukluğu ne idi?" diye sordu Emîr Sultan;
    "Allah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üzerindedir" (Feth sûresi: 10) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu
    Yıldırım Bâyezîd;
    "Ya o mendilin yarısı ne oldu?" diye sorunca,
    Emîr Sultan;
    "Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir Bendeniz dâmâdınız Muhammed Şemseddîn" dedi Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar

    Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, Niğbolu zaferinden sonra kazanılan ganîmetler ile müslümanların ibâdet etmeleri için, Bursa'nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak istedi Bu durumdan vezîrini de haberdar etti Bugünkü Ulu Câminin yeri uygun görüldü ve arsa sâhiplerine mülklerinin bedelleri verildi Herkes gönül rızâsıyla arsalarını verdiler Fakat câminin inşâ edileceği yerde bir ihtiyar kadıncağızın evi vardı Bu hanım; "Ben evimi satmam" diye inâd etti Ona; "Bize bu ev mutlaka lâzım" denildi ise de, hiçbir kimsenin, sözünü dinlemedi Sultan Yıldırım Bâyezîd Han da o kadının yanına gidip, durumu anlattı Fakat, kadını fikrinden döndüremedi Sonra Sultan, dîvânı toplayarak bu husûsu görüştü Dîvânda, Emîr Sultan hazretlerine durumun bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına varıldı Sultan Bâyezîd, Emîr Sultan'ın huzûruna giderek durumu anlattı ve; "Sizin hizmetinize muhtâcız, yoksa câmi-i şerîf yapılamaz" dedi Emîr Sultan; "Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır" diyerek Sultânı teselli ve teskin etti O gece ihtiyar kadın rüyâsında, mahşer günündeki hâlini gördü Herkes Muhammed Mustafâ'dan şefâat umup, Cennet tarafına gidiyordu İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet'e gitmek istedi Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı Bunun üzerine ihtiyar kadın feryâd etmeye başlayınca, zebâniler ona; "Niye ağlıyorsun?" diye sordular İhtiyar kadın; "Müslüman tâife Cennet'e gitti Ben kaldım, onun için ağlarım" dedi O sırada gâibden bir ses; "Eğer sen de Cennet'e gitmek istersen, Yıldırım Bâyezîd Hana evini sat, inâd etme, yoksa inatçılardan olup, ehl-i nâr, cehennemlik olursun" dediği ânda, ihtiyar kadın hemen uyandı Uyandığı zaman, evinin bir nûr ile kaplanmış olduğunu gördü "Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum" diyerek sabaha kadar ibâdetle meşgûl oldu Sonra gönül rızâsı ile evini sattı ve câminin yapılmasına vesîle oldu


+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
Etiketler: bursadaki sahabe türbesi emir hazretleri
islamiyet | Forumalev | Google | Mumine | İletişim